Anasayfa / Türk Milliyetçiliği

Türk Milliyetçiliği

(“Korkmadık, Savaştık” Tonyukuk Yazıtı, İkinci Taş, Batı Yüzü, B6)

Milliyetçilik  bir milletin sosyo-kültürel, iktisadi ve siyasi bir bağımsızlık bilinci içerisinde kendini mutlu kılması ve güçlü kılma iradesini, “şerefli bir mevki edinme davası”nı ifade etmektedir. Böylelikle milliyetçiliğin gerek sosyal, gerek iktisadi, gerek kültürel gerek siyasi ve askeri cepheleri bulunmaktadır.Milliyetçi her sahada milliyetçidir” Türk Milliyetçileri barıştan yana olmakla birlikte tarihsel açıdan savaşların kaçınılmaz bir gerçek olduğunu bilmekte ve daima ona hazır olmayanları kahrettiğini gözlemlemektedirler.  Dünya üzerinde barıştan, yumuşamadan ve silahların sınırlandırılmasından çokça bahseden emperyalist devletlerin dünyayı tek seferde mahvedecek silahlara sahip bulunmaları ve silahlanma yarışına devam ederek daha güçlü silah keşifleri için büyük bütçeler ayırmaları dikkat çekicidir. Diğer taraftan kapitalizm uluslararası şirketler vasıtasıyla ve geçmişte komünizm sınıf savaşları vasıtasıyla diğer fakir ülkeleri sömürerek zayıf düşürmenin ve paylaşmanın yolunu bulmuşlardır. Böylelikle savaşın suni bir şey olmadığı bir var olma kanunu olarak ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Ancak savaşlar ayrı milletler şeklinde bulunmamızdan dolayı ortaya çıkmamaktadır. Bunun tam aksine milletçe teşkilatlanmak suretiyle savaşlardan korunmak mümkündür.  Savaşı yok etmenin yolu milletleri yok etmeye çalışmaktan değil, milletlere saygılı olmaktan geçer. Milletleri yok etmeye çalışmanın ismi “barış” değil “savaş”tır. Türk Milliyetçiliği fikri dini ve milliyeti zıt değerler olarak görmeyi reddetmektedir. Bu nedenle önceleri kullanılan “Türk-İslam sentezi” yerine “TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ” kavramını benimsemektedir. Zira “sentez” ancak tez ve antitez arasında söz konusu olabilmektedir.

Fransız mason Serge Hutin “Les Francs-Maçons” adlı kitabında Muhammed Abduh ve Cemaleddin-i Afgani vb. “din politikacılarını” loncalarına kaydetmek suretiyle onlar vasıtasıyla İslam dinini bozmak ve Müslüman Kardeşler (Freres Musulmans) vb. hareketler ile de “İslam’da milliyetçilik yoktur” propagandaları yaparak milletleri çökermek ve böylelikle birbirine zıt “İslamcı” ve “milliyetçi” suni düşman kampları oluşturmak istediklerini belirtmiştir. Aynı zamanda emperyalizm bu “paradoks”u sıkça kullanmaya çalışmakta ve din ve milliyet düşmanları, din ve milliyeti birbirine zıt ve düşman değerler olarak yansıtmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Türk milliyetçileri “güya Türkçü” ve “güya İslamcı” suni cephelere inanmamakta, Müslüman-Türk olarak yaşamakta ve mücadele etmektedirler.

İnsan uzun süreli olarak kararsız bir şekilde şüphede ve boşlukta kalamaz. Bu nedenle her insanın öyle ya da böyle bir dünya görüşüne ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki batıda felsefe tarihi, İslam coğrafyasında ise bir “tefekkür tarihi” ortaya çıkmıştır. İslam dininde ise ruhban sınıfı yoktur. Hangi etnik gruptan, hangi sosyal sınıftan olursa olsun Müslüman olmak isteyen bir kişinin kimsenin iznini ve müsaadesini almaya ve hiçbir özel törene tabi olmasına gerek yoktur. Türklükten bahsedildiğinde ırkçılıkla, İslamiyet’ten bahsedildiğinde milliyet düşmanlığı ile itham edilmek, Türk milletinin bin yıldan beri İslam dini ile kaynaşmış olduğu gerçeğinin inkârı ile mümkün olabilmektedir.   Türk milleti en az bin yıldır İslam’ı bir din olarak kabul etmesinin yanında onu bir ideoloji olarak da benimsemiştir. İslam’dan önce cihan hakimiyeti mefkuresi ile tüm insanlığa hak ve adalet götürmekle görevli olduğuna inanan Türk milleti Orhun abidelerinde de sıklıkla belirtildiği gibi “Tanrı buyruğu” ile hareket etmekte “Tanrının yardımı” olduğu için başarılı olmaktadır. İslam dinine hiçbir zorlama olmaksızın geçen Türk milleti İslamiyet’ten önceki bu hüviyetini devam ettirmektedir.  Türk Milliyetçilerinin ideolojisi ve davası İslam davasıdır ve bunun aksini iddia edenler Türk Milliyetçilerini tanımamakta veya onlara iftira etmektedirler.

Örf ve adet kelimelerinin birlikte kullanılması bu iki mefhumun birbirleri ile karıştırılmasına yol açmaktadır. Oysa bu iki kavram arasında ciddi farklar vardır. Buna göre adet kelimesini “gelenek”, örf kelimesini “töre” olarak ele almak gerekmektedir. Fransızlar örfü “coutume” veya “moeurs” olarak ifade ederken, adet kelimesini “tradition” olarak ifade etmektedirler. Bu iki kavramın birbirinden ayrı değerlendirilmesindeki zorunluluk “töre” kavramının milli bir kavram olmasına karşın “gelenek” kavramı ise mahallidir ve dar bir çevreye ait sosyal alışkanlıkları ifade etmektedir. Töre din ve ahlaki normlar ile bağdaşan ve yazılı olmayan hukuk şeklinde anlaşılan bir kavram olmasına karşın, gelenek belirli ve sınırlı konular dahilinde toplumu kendine uymaya zorlayan sosyal kalıpları ifade eder. Türk Milliyetçiliği fikrine göre bu iki kavram bilerek veya bilmeyerek birbirleri ile karıştırılarak dar ve mahalli olan bazı gelenekler söz konusu edilerek milli töreye saldırılmaktadır. Örneğin Çin ve benzeri Uzakdoğu ülkelerinden toplumumuza sirayet eden “başlık parası” bu türdendir. İslam dini “başlığı” yasaklamasına rağmen ve Türk töresinde de bulunmamasına rağmen bilhassa ülkemizin doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinin sosyo-ekonomik yapısı içerisinde cereyan eden başlık problemi lokal bir problemdir. Bu nedenle dine ve töreye aykırı bu tür lokal sorunları sosyo-kültürel temaslar neticesinde ortaya çıkmış kusurlu, mahalli ve dar gelenekler olarak ele almak gerekir. Bu ve benzeri gelenekler yüzünden milli töreye saldırmak Türk Milliyetçileri açısından kabul edilemezdir. Diğer taraftan İslam dini kendi ile çelişmemek kaydı ile milli töreyi arındırarak ancak milli karakteri bozmadan alemşümul bir biçime dönüştürmektedir.

İlim duygulardan arındırılmıştır. Gayeci ve idealist değildir, objektiftir. Dünya üzerindeki tüm milletler, devletler ilimden faydalanma çabası içerisinde olmakla birlikte bir din veya felsefeden ilham alan bir ideolojiye sahip bulunmaktadırlar. Bertrand Russell’in hayalindeki gibi bir “ilmi devlet” yoktur. İlim bir ideoloji değildir. “O ideolojilere güç, teknik, vasıta ve metot hazırlar”. Ancak bu tespitlerle birlikte Türk Milliyetçiliği fikri ilmin ideolojinin esaretine verilmesinden yana değildir. “İlim bize yeter” söylemleri ile milleti ideolojisiz, ülküsüz bırakmaya karşı çıkmaktadır. İlim determinizm ve objektivizme dayalı bir evrensel hakikat arama yöntemidir. İdeoloji ise bir dünya görüşünü ifade etmektedir. Ancak hiçbir ideoloji ilme ve ilim yolu ile elde edilen verilere net bir şekilde ters düşmeyi arzu etmemektedir. Böylelikle ideolojiler kitleleri ikna edebilmek için ilimden faydalanırlar ancak asla hiçbir ideoloji bir ilim değildir. “İdeolojiler, sosyal, kültürel ve politik hayata yön ve biçim vermek isteyen birer fikir sistemidirler”. Ancak Marksizim, Froydizim, pozitivizm, meteryalizim vb. birçok ideoloji, teori ve doktrin ilim maskesi ile sunulmaya çalışılmaktadır.

Türk milliyetçisinin şahsi dostu ve düşmanı yoktur. Böylelikle Türk milliyetçisinin “dostluğu da düşmanlığı da Allah içindir”. Devletini, milletini ve bayrağını Allah için sevmektedir. “Onda İslam’ın basireti ve Türk’ün haysiyeti vardır”. Böylelikle Türk milliyetçisi sadece kendine ve esir soydaşlarına değil, mazlum, mağdur, ezilen milletlere ve ufku karartılmış tüm insanlığa ümit dolu bir mesaj sunmaktadır.

Türk Milliyetçiği’nin Diğer Siyasi İdeolojilere Bakışı şu şekildedir:

Feminizm: Türk milliyetçiliği kadın ve erkek arasında suni bir çatışma, rekabet ve düşmanlık oluşturma çabasına karşıdır. Buna göre bu tür bir yaklaşım ya art niyetledir ya da sağlıklı bir ruh hali değildir. Zira Türk-İslam medeniyetinde kadının da erkeğin de birbirlerine düşmanca duygular beslemesi “ruhi sapıklık” olarak değerlendirilmektedir. Buna göre normal olan duygu ise her iki cinsin birbirlerini koruyup kollaması ve mutlu kılmaya çalışmasıdır. Kapitalist dünya gücünü kadın-erkek çatışmasından, rekabetinden ve düşmanlığından alan “feminizm” adı altında “kadın hakları savunuculuğunu” istismar etmektedir. Diğer taraftan sosyalizm “ezen ve ezilen diyalektiği” çerçevesinde aynı istismarı bir “sınıf çatışması” olarak yürütmektedir. Türk Milliyetçiliği toplumun sosyo-ekonmik, kültürel ve siyasi sorunlarını ve bu sorunların kadının, erkeğin veya çocukların hayatlarına yansıyış biçimlerini bir “cinsiyet çatışması” biçiminde ele almamaktadır. Buna göre toplumda muhakkak ezilen kadınlar, ezilen erkekler ve ezilen çocuklar var olabilir ancak cinsiyet faktörü bu dramın ancak tali bir faktörü olabilir. Eğer bir ezilmişlik söz konusu ise bunun toplumun tüm kesimlerine yansımış halleri bulunabilmektedir. Bu nedenle böyle bir yarayı “cinsiyet çatışması” adı altında derinleştirmek yanlıştır. 19. yüzyılda köylerde barınma imkânı kalmayan ve sanayi kentler etrafında gecekondular, bir nevi gettolar oluşturarak barınan ve giderek büyüyen nüfus ve fabrikalarda çalışan erkek işçiler en küçük hak arayışlarında bile toplu halde işten çıkarılmakta idiler.  İşsizler ordusunun büyüdüğü ve emeğin giderek ucuzladığı bu dönemde kapitalistler “ince bir hesapla” kadınları da işe, fabrikalara çalışmaya davet ederek emeği daha da ucuzlattılar. Daha ucuza çalışmaları ve daha uysal olmaları beklenen kadınlar ve çocukların ekonomik hayata çekilmeye çalışılmasının kapitalist dünyadaki amacı bu şekilde gerçekleşmiştir. Erkek işçilere karşı kin ve nefret dolu kapitalist propagandalar kadınların erkeğin tahakkümünden kurtularak erkek gibi çalışması gerektiğini, kadınların çocuk doğurmak ve yetiştirmek gibi işlere mahkûm edilebilecek esirler olmadığını gibi söylemler geliştirdiler. Böylelikle toplumda kapitalist dünyanın tüm nimetlerinden faydalanan küçük bir grup “burjuva veya burjuva özentisi kadın” tipinin yanında, oldukça az kazanan ancak çok harcamaya zorlanan, “kaprisli bir kadın dünyası”na ayak uydurabilmek için kıvranan, devlet himayesinden yoksun olduğu için giderek proleterleşen ve daha mutlu bir aile için ekonomik gücünü ortaya koymaya uğraşırken git gide çocuğun ve ailenin katlanılmaz bir yük olduğu fikrine varan bir kadın tipi ortaya çıkmıştır.  Evinde çalışan kadını aşağılayan propagandalar de bu duyguları pekiştirmiştir. Komünist düşünce ise tüm tarihi ve siyasi gelişmeleri maddecilik diyalektiği ile yorumladığından aile ve kadın problemini “ekonomi ve üretim faktörü” çerçevesinde değerlendirmektedir. Böylelikle aile “eski üretim ilişkilerinin bir üst yapısı”dır ve evinde çalışan kadını üretimin dışında kalmak ve “tufeyli” (asalak) olmakla suçlamaktadır. Soyvetler Birliği bir dönem ailenin dağıtılması ve devletçe planlanan üreme sayesinde, yine doğacak çocukların şartlandırılmasına çalışmıştır.  Böylece aileden uzaklaşan kadın proleterleşirken, doğan çocukların kaderi komünist partinin iradesine bırakılmıştır. Diğer taraftan tıpkı kapitalist dünyada olduğu gibi komünist dünyada da doğum oranları giderek düşmüş aile bağları zayıflamış, tüzel kişilerin çabaları ve metotları yetersiz kalarak genç nesiller adeta “öksüz” duruma düşmüştür. Proleterleşen “anne” doğurmayı reddetmekte, doğan çocukların akıbeti ise genç kadını endişelendirdiğinden bu azabı yaşamamak için evlenmemekte veya evlense dahi çocuk doğurmayı reddetmektedir. Kadın böylelikle bir “amele dişi” statüsünü kabullenmektedir.  Türk-İslam Medeniyetinde “annenin esaretinden” bahseden, İslam miras hukukunu sıklıkla eleştiren ve erkek karşısında ezildiğinden bahseden komünist propaganda, proleter kadının komünist dünyada hiçbir mülkiyet hakkı olmadığından öyle ki doğurduğu çocuk üzerinde bile hakkı bulunmadığından ve “partinin” dilediği şekilde yaşamak, giyinmek ve yemek içmek zorunda olduğundan bahsetmemektedir.

Anarşizm: Sosyologların ve tarihçilerin edinimlerine göre içtimai nizam ancak insan yığınlarının bir otorite etrafında toplanmasıyla mümkün olabilmektedir. Bu nedenle Türk milliyetçilerine göre:

Tıpkı elektronların bir çekirdek etrafında toplanarak atomu, planetlerin bir güneş etrafında toplanarak güneş sistemini, bu sistemlerin birleşerek galaksileri, hücrelerin birleşerek dokuları, dokuların birleşerek organları, organların birleşerek organizmayı meydana getirdiği gibi, insanların kafalarını ve vicdanlarını birleştirerek manevi ve maddi huzur ve gelişimini temin eden bir otoriteye ihtiyaç vardır.

Türk Milliyetçilerine göre hür olmak demek “Allah’tan başkasına kul olmamak” manasına gelmektedir. Hürriyetin Allah’a kulluktan kurtulmakta olduğunu iddia edenler “kendi yonttukları” mabutlara kulluk etmektedirler. “Allah ise, objektif bir varlık veya tezahür” değil “Mutlak Varlık”tır.

Anarşi bir “otorite buhranı”dır. Kapitalist materyalizmin yonttuğu “fayda tanrısı” ve komünizmin yonttuğu “proletarya diktatörlüğü putuna” tapınmaya, boyun eğemeye zorlanan kitleler çareyi “karışık menfi heycanlarda”, anarşide aramaktadır.  Emperyalist devletlerin refahı ve zenginlikleri başka insanların kanları ve göz yaşları üzerine kurulmuştur. Bu refah ve zenginliğe rağmen bu ülkelerin insanları giderek anarşizme kaymaktadırlar. Nihilist, melankolik, inançsız ve saldırgan bir nesil ortaya çıkmakta ve kendine düşman arayışı içerisinde olan bu nesiller şayet bir düşman bulamaz ise kendi değerlerine ve öz kardeşlerine saldırmaktadır.  Bu “çöküntü ve azgınlık nöbetleri” basın vasıtasıyla tüm dünyaya yayılmaktadır. Bu buhran ile emperyalizmin acımasızlığı altında ruhen ve bedenen ezilen modern insan Hintli Budist rahiplerden ve Filipinli sihirbazlardan dahi buhranlarını gidermeleri için medet ummaktadır.

Bir toplumun anarşiye sürüklenmesi için kişiyi topluma bağlayan ve toplumla bütünleştiren bağların koparılması ve “ferdi vicdan”ın bir milletin tarih tecrübesi içerisinden gelen dini ve ahlaki değerleri ifade eden “içtimai vicdan”a yabancılaştırılması gerekmektedir. İçtimai vicdan milletin ortak tavır ve hareketlerini düzenleyen, neyin meşru neyin gayrimeşru olduğunu belirleyen bir kavramdır. Ferdi vicdan ise milli vicdanın şahsa yansıyan halidir. Vicdan hürriyeti adı altında “şahsiyetin moral cephesini” kişisel bir değere indirgeyen bir anlayış içtimai vicdanı reddederek egoizm ve anarşiye yol açmaktadır. Milli vicdandan sıyrılan bir birey ya yabancı bir ahlak anlayışının etkisi altına girer yahut bir “anti sosyal” olarak ortaya çıkar. Her iki durum da anarşiye sebep olmaktadır. Trafik kurallarını beğenmeyerek özgürlük adına bu kuralları ihlal eden bir şoförün ortaya çıkaracağı karışıklığa benzer bir karışıklık sosyal, siyasal ve ekonomik alanda ortaya çıkar. Türk Milliyetçiliği bireylerin toplumsal düzeni geliştirme hatta değiştirme hakkına sahip bulunduklarını kabul etmekle birlikte ego ile toplum arasındaki denge sağlanarak tarihi tecrübe ve milli değerlere saygılı olunmasını talep etmektedir. Toplumun bireyin vicdanına saygı göstermesi hürriyet ise bireyin toplumun vicdanına saygı duyması düzen ve disiplindir.

Sosyal sınıflar ancak milli bir yapı altında bir mana ifade etmektedir. Birey ve grupların çıkarlarının uluslararası bir hüviyet kazanması beynelmilelleşmesi mantıksızdır. Örneğin dünya üzerinde bir işçi devleti hiç var olmamış olmasına karşın bu kisve altında kurulan emperyalist devletler olmuştur. Türk Milliyetçiliği şahsiyetin varlık şuuruna saygılı olduğu gibi sosyal sınıfların dayanışma arzusuna da saygılıdır. Buna mukabil milli şuur zayıflatılmak suretiyle sınıf şuurunu tahrik etmek kabul edilebilir değildir.  Zulmün ve haksızlığın son bulmasını arzu etmek, sosyal güvenlik ve sosyal adalet talebinde bulunmak ve bu doğrultuda teşkilatlanmak farklıdır, devletsiz toplum ütopyası veya milli şuur yok edilerek sınıf şuurunu tahrik etmek farklıdır.

Liberalizm ve Kapitalizm: Liberal kapitalizm kültürel ve moral normların iktisadi hayatı denetlemesine karşıdır. Diğer taraftan Marksist-sosyalist düşünce bu normların üretim ilişkilerini denetlemesi fikrine tamamen karşı olmakla birlikte bu değerlerin iktisadi hayata etki etmelerinin mümkün olmadığını zira bu değerlerin bizzat üretim ilişkileri neticesinde oluştuğunu iddia etmektedir. Bu noktada Liberal kapitalizm ve Marksizm iktisadi hayatın din, ahlak, estetik vb. değerlerden bağımsız olduğu veya bağımsız olması gerektiği hususunda hemfikirdirler. Türk milliyetçiliği fikri ise ekonominin din, ahlak, estetik, hukuk vb. değerlerin denetimi altında sürdürülmesinden yanadır. Adam Smith iktisadi hayatın ancak iktisadın kanunları ile yürütülmesi gerektiğini ve kanunlar ve sosyal tedbirlerle müdahale edilmemesi gerektiğini savunmaktadır. Aynı zamanda bu tip müdahalelerin iktisadın kanunları karşısında etkisiz olacağını savunmaktadır ve bu fikrini “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” olarak özetlemektedir. Böylelikle din, ahlak, estetik, hukuk vb. değerler iktisadi alana etki etmeden mevcut olabilir. Netice itibari ile arz-talep kanunlarının insafına bırakılan iktisadi hayat, acımasız rekabet, sömürücü faiz ve merhametsiz bir vurgunculuk düzenine dönüşmekte, güçlünün zayıfı ezdiği bir toplum düzeni ortaya çıkmaktadır.

Türk milliyetçiği fikri hürriyetçidir ve hürriyeti burjuvazinin lüksü olarak değil insanın temel ihtiyacı olarak görür. Keza İslam dini bir esirin hürriyetine kavuşturulmasını ibadet olarak görmektedir. Böylelikle ilk bakışta liberalizmin ekonomik hürriyeti savunması normal ve insan fıtratına uygun olarak görülmektedir. Ancak beynelmilel kapitalizm kontrolsüz bir liberalizmden doğmaktadır. İktisadi hayatın tüm sosyal kontrollerin dışında bırakılması ekonomik hürriyetin insani maksadını kaybederek “ekonomi için ekonomi”ye dönüşmesine neden olmakta meteryalizm ve pragmatizmin elinde bir sömürü aracına dönüşmektedir.

Kapitalizm iktisadi hayatı Darwin’in “doğal seçilim”i doğrultusunda telakkisi, zayıfların güçlülere esir olmasına, büyük sermaye sahiplerinin elinde bir sömürü aracına dönmesine yol açmaktadır. Çok uluslu şirketler, tröstler, karteller vb. dünya siyasetinde oldukça etkin konumdadır. Özellikle altın paranın yerini banknotların alması ile “bankerler hegemonyası”  oldukça güçlenmiş, kitleler fiilen mülkiyetsiz bırakılmış, karın tokluğuna çalıştırılan milyonlarca insanın fikir ve beden gücü altına ve üretim araçlarına tahvil edilerek egemenlerin kasasına dolmuştur. Neredeyse tüm zenginlikler küçük bir azınlık elinde toplanmıştır. “Görülüyor ki, hürriyet fikrinden hareket eden kapitalizm, gerçekte onu sömürmekte ve hatta katletmektedir.”

Marksizm ve Komünizm: Marksizm temelde reaksiyoner bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Özetle kapitalizm ne arzuluyor ve ne söylüyorsa Marksizm tam aksini dilemekte ve söylemektedir. Bu nedenle çoğu düşünür komünizmi kapitalizmin negatifi olarak tanımlamaktadır. Komünizm kaptilizmin egemen sınıflarının diktatörlüğünü eleştirmekte ancak diğer taraftan “işçi sınıfı adına bir partizanlar sınıfı”nın diktatörlüğünü savunmaktadır.  Keza Marksist dogmalarla hareket eden Mao, Lenin, Stalin gibiler kapitalist faşist diktatörlükleri eleştirirken kendileri kanlı birer diktatörya kurmuşlardır. Bu noktada bu coğrafyada “kara renkli Rus emperyalizminin” sadece rengi değişerek “kızıl emperyalizme” dönmüştür. Pratikte “haç”ın yerini “orak çekiç” almıştır.  Uygulama sahasında gerçek yüzünü gösteren komünizm teorik alanda da oldukça kötü bir tablo çizmektedir. Kaba materyalizmi biraz inceltmek ve Rus köylüsünün idrakine indirgeyecek şekilde mistik bir karakter kazandırmaktan öteye gidememiştir. Böylelikle komunizim felsefi olarak P.J. Proudhon’a dayanmakta ve Hegelci “tarihi idealizm”in tersini düşünmekten ibarettir Ekonomi ile ilgili görüşler ise “karamsar liberalist” Ricardo’dan alınmıştır Komunizmin sosyoloji anlayışı ise “tek faktörcü ve tek biçimlidir”. Determinist olmak iddiasına rağmen nihai olarak finalizme kaymaktadır.

Karl Marx iktisadı sosyo-kültürel hayatı şekillendiren tek ve bağımsız etken biçimde değerlendirmektedir. Ona göre üretim ilişkileri yegâne gerçek temeldir ve sosyal şuur, siyasi ve kanunu üstyapılar bu temel üzerinde durmaktadır. Din, ahlak, siyaset, estetik vb. değerler iktisat ve üretim ilişkilerine göre biçimlenmektedir. Ekonomi ve bu değerlerin karşılıklı etkileşimi söz konusu olamaz.

Çünkü bunlar üretim ilişkilerinden biçim alan üstyapı kuruluşlarıdır. O halde bozuk ekonomik düzenden nasıl çıkacaksınız? Bekleyeceksiniz, cemiyette yer alabilecek üretim kuvvetleri gelişecek ve kendi kendine sosyal düzen değişecektir. Aksi halde sosyal düzenin hiçbir suretle bozulması mümkün değildir.

İbni Haldun yüzyıllar önce toplumların ekonomik yapıları ile birbirinden farklılaştıklarını “Kavim ve nesillerin hallerinin başkalığı ve çeşitliliği, onların  geçinme şekil ve usullerinin birbirinden başka ve türlüce olmasından ileri gelmektedir” demektedir. Keza Orhun Yazıtlarında Bilge kağan 1300 yıl önce “aç milleti tok kıldım” diyerek bunu bir zafer ilan etmektedir. Bu noktada Marksistlerin sıklıkla ekonominin öneminden bahsederek bunu yeni bir keşif gibi ortaya koymaları ve Karl Marx’tan önce insanlık adeta ekonominin öneminden habersizmiş gibi davranmaları ilginçtir. Oysa yukarıda kendi müktesebatımızda belirtilen dışında insanlık tarihinde Konfüçyüs’ten Budha’ya, Thukhidides’den Eflatun’a ve Wilhelm Von Raumer’e kadar birçok düşünürün benzer vurgularına rastlamak mümkündür. Ekonomi kavramını tekeline alma gayreti içerisinde Marksistler kendilerine karşı çıkan her türlü fikir sistemini “ekonomik gerçeklere” karşı çıkmak ile suçlamaya çalışmaktadırlar. Marksizmin oldukça basit bir mantığı bulunmaktadır. Buna göre toplum “hasta” ise ekonomisi bozuktur. Ekonomisi düzeldiği takdirde toplum da kurtuluşa erer. Türk Milliyetçiliği fikri ise ekonomiyi sosyal hayatı biçimlendiren tek faktör gibi değil çok faktörlü ve karmaşık sosyal hayatın faktörlerinden biri olarak görmektedir.

Marksizme göre yeni üretim ilişkileri eski mülkiyet ilişkileri çatışmakta ve bu nedenle bir devrim zorunlu hale gelmektedir. Böylelikle ihtilal bir tarihi olgu, sosyal değişimlerin neden olduğu kaçınılmak bir olaydır. Türk Milliyetçiliği ise ihtilalleri sosyal problemleri ilim ve eğitim yolu ile çözemeyen geri kalmış ülkelerde ortaya çıkan bir olay olarak görmektedir. Buna göre ihtilaller normal bir sosyal değişim sürecini değil sosyal bir patlamayı ifade etmektedir.  İhtilalciler toplum içinde kendini mağdur hisseden kişi ve grupları analiz ederek onlara yaklaşmakta ve onların hırs, kin ve acılarını kışkırtmaktadırlar. Şayet bunlar  yoksa ise icat etmektedirler. Böylelikle cepheler oluşturulmaktadır. Oysa Türk Milliyetçiliği fikri prensip olarak ihtilalci değildir ve ihtilali normal bir mefhum olarak kabul etmemektedir. Türk Milliyetçiliği sosyal değişmeyi “yeniden doğuş” olarak adlandırılan ve “yabancılaşmadan çağdaşlaşma” olarak değerlendiren “rönesansçı” bir yapıya sahiptir. Türk milliyetçiliği komünizmi “kızıl emperyalizm” olarak tanımlamakta ve azınlık ırkçılığı ve siyasi mezhepçilik yapmakla suçlamaktadır. Buna göre örneğin Slav ırkçısı olan Lenin ve Stalin Marx ve Engels’in fikirlerini Rusya’nın genişlemesi için ustalıkla kullanmışlardır.

Irkçılık, Faşizm ve Nazizm: Irkçılığın yani rasizmin Türk milliyetçiliği ile herhangi bir ilgi ve bağlantısı yoktur. Zira Türk Milliyetçiliği fikri İslam inancı gereği tüm insanların tek bir kaynaktan geldiğini vurgulamaktadır. İnsanları üstün veya aşağı ırklar halinde tahayyül eden bir inanış ancak sömürgeciliği meşrulaştırmak amacı gütmektedir. Bu noktada Arthur De Gobineau, Vacher De Lapouge, Sir Francis Galton, Otto Ammonn ve Chamberlain gibilerin görüşleri Türk milliyetçiliği açısından bir mana ifade etmemektedir. Zira Türk milliyetçiliği açısından millet biyolojinin konusu değil sosyolojinin konusudur. Böylelikle Türk milliyetçiliği fikriyatı renk ve kafatası ırkçılığını reddetmekle birlikte bilhassa kendi vatanında azınlık ırkçılığına da müsamaha göstermemektedir. Esasında koyu bir azınlık ırkçılığı yapanların hümanizm ve kozmopolitlik maskesi altında milli ruh ve şuura saldırmaları, bölge, lehçe, şive, sınıf vb. nüans ve farkları istismar ederek kardeşi kardeşe vurdurma çabaları kabul edilebilir değildir. Faşizm ve Nazizim ise 2. Dünya Savaşı öncesi kapitalizm ve komünizme karşı bir reaksiyon olarak İtalya ve Almanya tezahür etmiş, farklı çıkış noktalarına dayanmakla birlikte hedefleri ve programları açısından birbirleri ile örtüşen emperyalist ve sömürgeci ideolojilerdir.  Güçlü bir demagog ve diktatör olan Hitler “iyi bir Hristiyan” olmamasına rağmen Hristiyanların Yahudi düşmanlığını abartılı bir şekilde istismar ederek ve kitleleri harekete geçirebilmiş  ve benzer şekilde”demet saplı Roma baltası”nı otoritesinin sembolü haline getiren Mussolini  kendi şahsında devleti ilahlaştırmıştır. Kapitalizmin sömürgesinden bıkan ve giderek büyüyen bir komünizm tehlikesini müşahede eden halk ister istemez bu tehlikelerden korumayı vadedenleri desteklemiştir.

İnsanlık monojenik bir yapıya sahiptir. Bu nedenle ten rengi, kafa tası ve iskelet gibi biçimsel farklılıklardan yola çıkarak ırkları ayrı bir tür gibi görmek ve bu yolla siyasi ve sosyal istismar uygulamak insanlık onuru ile bağdaşmamaktadır. Türk Milliyetçiliği ırk meselesinin istismar vasıtası haline getirilmesine ve “üstün ırk” inancına karşı çıkmaktadır. Bir olgu olarak biyolojik ırk gerçeği kabul edilmekle birlikte biyolojik ırkçılık reddedilmektedir. Böylelikle Türk Milliyetçiliği biyolojik ırkçılığı reddetmekte ve biyolojinin konusu olmayan ancak sosyolojinin konusu olabilecek ortak kültür, coğrafya, yaşam tarzı ve ortak mücadeleyi ifade eden içtimai ırk gerçeğini de reddetmemektedir. Buna göre içtimai ırk sosyo-kültürel, politik ve ekonomik bütünleşmeler sonucu sosyolojik bir gerçek olarak ortaya çıkmıştır.  Bu tüm milletler için geçerlidir ve binlerce yıllık bir tarihi birikimin ürünüdür. Buradan hareketle biyolojik ırkçılık bölücü bir nitelik taşımasına karşın içtimai ırk birleştiricidir. Kozmopolitleşme hiçbir milletin lehine sonuçlanmamaktadır. İnsanlık bir aile olarak tasvir edildiğinde tüm milletler bu ailenin şahsiyetlerini korumak isteyen bireyleri konumundadırlar.

Kaynaklar:

İbn Haldun, Mukaddime

Muharrem Ergin, Orhun abideleri

Refik Özdek , Türklerin Altın Kitabı

Seyyid Ahmet Arvasi, Türk İslam Ülküsü I

Seyyid Ahmet Arvasi, Türk İslam Ülküsü II

Seyyid Ahmet Arvasi, Türk İslam Ülküsü III