Eski zamanlarda bir padişah vardı. Onun dört oğlu vardı. Bir gün padişah, karısıyla birlikte, iyi atlar ve iyi arabalar koşarak, düz ovaya çıktı. Ovada yattıkları sırada, gecenin bir anında, şiddetli bir rüzgar çadırlarını uçurup attı. Tam o sırada havadan bir dev padişahı göründü ve onun koynundaki karısını kaptığı gibi götürdü.
O saat padişah uyanıp karısının yok olduğunu anladı ve hemen onu aramaya koyuldu. O gece arayıp karısını bulamadan, tan atınca padişah kendi şehrine döndü. Padişah atın ulaştığı yere at, mektubun ulaştığı yere mektup gönderip, çeşitli yönlere arayıcılar göndererek karısını aramaya başladı.
Bir yıl geçtikten sonra, padişahın büyük oğlu öğreniminden döndü. Delikanlı babasına dedi ki:
“- Artık baba, ben öğrenimi tamamladım. Sen artık bana annemi aramak için izin ver.”
Padişah oğlunun fikrini onaylayıp izin verdi. Büyük oğlu, yüz asker, bir yıla yetecek kadar para ve erzakla yola çıkıp gitti. Birçok gün ve gece geçtikten sonra, onlar çok sık bir ormanın içine varıp ulaştılar.
Orada padişahın oğlu: “Biz orada birkaç gün dinlenip atlarımızı doyururuz,” diye düşündü. Orada, yemek yerlerken, padişah oğlunun çadırına bir Ak Kurt gelip selam verdi ve dedi:
“- Hey, ahmaklar, kimin izniyle benim ormanıma girip otları çiğniyorsunuz? Hemen çıkıp gidin,” dedi.
Padişahın oğlu:
“- Sen kendin nereden geldiysen, oraya git. İşte benim yüz askerim var, hemen ateş eder öldürürüm,” dedi.
Bu sözlere Ak Kurt’un daha da öfkesi geldi. O, onlara bakıp bir dua okuyup uludu, hepsi taş heykel oldu.
Padişah oğlundan haber bekledi. Bir yıl geçtikten sonra, öğrenim gören iki ortanca oğlu öğrenimden döndü. Hâl hatır sorduktan sonra, onlar da babalarından izin istediler:
“- Biz de annemi aramaya çıkalım,” dediler. Padişah onlara bakıp:
“- Büyük ağabeyinizin gitmesine bir yıl oldu, hiç haber yok. Artık ben, sizden ayrılıp, yalnız başıma ne yaparım?” dedi.
Ancak ortanca oğulları her gün izin istiyordu. Sonunda, padişah onlara da izin verdi, ama uyarıda bulundu:
“- Bir yıldan fazla dolaşmaya izin yok sizde,” dedi o.
İki ortanca oğul, böylece yola çıktılar. Onlar da yüzer asker ve para, erzak alıp yola çıkıp gittiler. Uzun bir yol geçtikten sonra, ormanın bir tarafına varıp ulaştılar. Ve atlarından inip, çadırlarını kurup, su arayıp getirip, yemek pişirip yemek için oturdukları sırada, Ak Kurt gelip ulaştı.
“- Kimin izniyle ormandaki otları çiğneyerek girdiniz?” dedi o. “- Hiç izin yok size,” diyerek onları kovmaya başladı.
Ortanca oğullar da askerlerine güvenip, kurtla çatışmaya girdi. Onlara iyilikle birkaç kez söyledikten sonra, onlar dinlemeyince, Ak Kurt az önceki gibi bir efsun okuyup uludu, onlar da taş heykel olup kaldı.
Bir yıl daha geçer, padişahın en küçük oğlu medreseden öğrenimden döner. Padişah ona olan biten tüm durumları anlatır, büyük ağabeyi ve iki ortanca ağabeyinin geri dönmediğini söyler. Bunu duyduktan sonra, en küçük oğul:
“- Artık onlar dönmediyse, bir şey olmuştur. Bana da izin ver de, ben de gideyim,” dedi.
Padişah ona:
“- Ben senden de ayrıldıktan sonra kime bakıp dururum, kaybolanlar kaybolsun, ama sana hiç iznim yok,” dedi.
Babasına gece gündüz rahat vermeden izin isteyince, babası buna da izin vermeyince, oğlu:
“- Baba, ben senden asker isteyip, erzak isteyip sıkıştırmıyorum, bana sadece bir yıla, nereye gitsem de yetecek kadar, para ver,” dedi.
En küçük oğul, ata binip uzun yola çıkıp gider. Birçok ay, gün, saat geçip, o da ormana varıp ulaşır, onun içine girip gider. Orada ona Ak Kurt gelip rastlar ve der:
“- Ey delikanlı, sen burada ne yapıp geziyorsun, nereye gidiyorsun, nereden geldin? Burada benim iznim olmadan otları çiğnemen yetmemiş, bir de ormandaki kuşları mı avlamaya gidiyorsun,” dedi.
Delikanlı kurda:
“- Kuşu vurup, kendime pişirip yemeyi düşünmüştüm. Çok yoruldum, bıktım. Artık öyleyse, senin iznin olmadan ben burada bir iş de yapmam. Çıkar giderim,” dedi.
Kurt ona karşı:
“- Artık, delikanlı, sen yakışıklı, sözün hoş, hiçbir karşı çıktığın yerin yok. Ben sana izin veriyorum, dilediğini yap. Ama işte şu görünen kuşu vurma. Kavak ağacının başında oturan kuşu al da, temizleyip pişir. Yemek yemeye ben de gelirim,” deyip söyledi de, kendi yoluna gitti.
Bunun çadırının yanına bir genç delikanlı gelip çıktı da selam verdi. Padişah oğlu çadıra bunu da yemeğe çağırdı, hazırlanan yemeği tamamen yiyip bitirecekleri sırada. O anda padişah oğlunun aklına Ak Kurt düştü ve “şimdi Ak Kurt gelse, ne yediririm ki” deyip yüreğine korku düştü.
Konuk delikanlı ona karşı:
“- Ey delikanlı, sen hiç tasalanma. O kurt olarak görünen şey bendim. Benim yetmiş çeşit hünerim var, yetmiş çeşit şekle girebilirim,” dedi.
Sonra En Küçük Oğul Ak Kurt’a kendi nereden geldiğini, ağabeylerini aramaya çıktığını baştan ayağa anlattı. Ak Kurt ona:
“- Peki sen o ağalarını görsen tanır mıydın? Hadi gel ben seni bir yere götüreyim.”
Ak Kurt delikanlıya ağabeylerinin taş heykel olduğunu gösterir. Delikanlı, bu taşların gerçekten de ağabeyi ve askerleri olduğunu öğrenince, ağlayıverdi. Ak Kurt’tan onları diriltmesini isteyip yalvarmaya başladı. Ak Kurt hepsini de eski görünümlerine döndürmeyi kabul etti.
Dua okuyup, taşlara ulumasıyla, delikanlının ağabeyleri ve onların askerleri aniden dirilip, her biri kendi işine koyuldu. Ak Kurt ağabeylerin hiçbirini padişahın en küçük oğluna yol arkadaşı olarak almasının uygun olmadığını bildirdi:
“- Çok gerekli olursa, sadece kendinden bir yaş büyük ağabeyini alıp kalırsın. Diğerleri senin işe yaramazlar, onlar geri dönüp gitsinler,” dedi.
Delikanlı Ak Kurt’un öğütlerini dinleyip yola çıktı. Üç gün, üç gece geçtikten sonra, dev padişahının ülkesine varıp girip, altın kavağın yanına varıp ulaştı. O anda altmış arşınlık ala aygır çıkageldi. Delikanlı onun yelesine yapışıp, hiç bırakmadan, ateşli dağlar, denizler aşarak girdi gitti. Delikanlı buna çok teşekkürler okuyup, üstünden inip, dağ eteğinde kaldı. Altmış arşınlık aygır kendi yoluna gitti.
Delikanlı dağın üstüne ne kadar çıkmaya çalışsa da, hiç çıkamadı. Gönlü dolup, annesini aklına düşürüp, ağlayarak oturdu. O anda havadan kara bulut gelip indiğini gördü. Buluttan büyük bir kuş gelip indi de, delikanlıya: “Ey delikanlı, hadi benim üstüme binip otur. Ben seni bir yere götüreyim,” dedi. Delikanlı Allah’a ısmarlayıp kuşa bindi. Kuş onu yüksek havaya kaldırıp:
“- Ey dostum, sen ben varken korkma. Ben – uzun zamandır dostun Ak Kurt,” deyip onu rahatlattı. Ak Kurt, Zümrüd-ü Anka kuşu kılığında olup, delikanlıyı Kaf Dağı’nın başına getirip bıraktı. “Sağ ol, Allah sana ak yol versin,” deyip, vedalaşıp, kendi yoluna uçup geri gitti.
Böylece, delikanlı yine bir küçük dağa rastladı. Dağın başına çıksa, uzaktan parlayan bakır saray görür. Sarayın penceresinden bakınca, kırk bir cariye kızın et doğradığını gördü. Delikanlı cesaretlenip, kapı yanına geldi ve selam verdi. O dakikada bir güzel kız kapıyı açıp:
“- Sen insan mısın, peri misin?” dedi.
Delikanlı:
“- İnsanım,” dedi.
Kız:
“- Sen nasıl geldin?” dedi.
“- Benim uzun zamandır yiyeceğim yok, beni yemek için içeri al,” dedi delikanlı. Kız ona: “Benim hanımefendimden izin isteyip geleyim,” deyip girip gitti. Hanımefendi delikanlıya yemek getirmesini emretti. Delikanlı yedikten sonra kendisi hakkında konuştu: “Ben padişah oğluyum, annemi aramaya çıktım,” dedi.
Hanımefendi ona:
“- Eğer anneni bulup geri getirebilirsen, sarayda konuk ol,” dedi.
Delikanlı girmeye söz verdi. Hanımefendi yine:
“- Ben senin kuru sözüne inanmıyorum. Sen anneni bulduğun sevincinden beni unutursun. İşte ben sana şu kendi kapıyı açan kızı nikâhlayıp veririm de, o burada kalsın. Sen de onu aklına düşürüp, benim yanıma gelirsin,” dedi.
Delikanlı buna razı olup, ağabeyi aklına düştü de:
“- Ben burada rahat yatıyorum, benim ağabeyimin yiyecek yiyeceği bitip, şaşkın şaşkın yatıyordur.”
Bu bakır saray boyunca üç gün, üç gece geçtikten sonra, delikanlı bir gümüş saraya çıkageldi. Gümüş sarayda da kırk bir cariye kızın et doğradığını gördü. Delikanlı orada da selam verdi. Az önceki gibi hal hatır soruşturup, delikanlı bunlara annesini aramaya çıktığını, padişah çocuğu olduğunu söyleyince:
“- Çok iyi, döndüğünde benim sarayıma gir, girmeden gitme,” dedi hanımefendi. “- Sen böyle böyle unutursun. İşte ben sana karşı çıkan kızı nikâhlayıp veririm, onu aklına düşürüp girersin,” dedi. Hanımefendi kızı nikâhlayıp verdi.
Delikanlı yine üçüncü gece konuk kaldığında, ağabeyi aklına düştü: “Bu yerde uzun durmaya uygun değil,” deyip, yeni nişanlısıyla vedalaşıp, kendi yoluna çıktı.
Gümüş saray boyunca üç gün, üç gece geçtikten sonra, çok büyük bir altın saray yanına çok büyük ve güzel bir şekilde bahçeler kurulduğunu gördü. Orada da güzel bir kız gelip: “Sen insan mısın, peri misin?” dedi. Delikanlı: “İnsanım,” dedi.
Delikanlı getirilen kuş etlerini yiyip, getirdiği içecekleri içtikten sonra, hanımefendiyi dinlemeye başladı:
“- Ben falanca padişahın karısı, falanca şehirden idim, beni kaçırıp bu dev bu yere getirdi. Artık benim kayboluşuma falanca kadar yıl oldu. Benim dört oğlum vardı. Artık onlar büyüyüp, senin gibi olmuşlardır,” dedi.
Delikanlı ona:
“- Ben senin oğlun olurum. Ben falanca aydan beri seni arayıp, buraya gelip ulaştım. Allah’a şükür, senin nur yüzünü gördüm,” deyip, boynuna varıp sarıldı. Sevincinden ağlaştılar.
Babasının sağlığını, iki ağabeyinin yoldan döndüğünü ve diğer ağabeyinin evde kaldığını anlattı. Hanımefendi oğlunu alıp, saray kapısını açıp, onu içeri sokup gönderdi. Saray ortasında beş yüz kental (çok ağır) top görüp, annesi delikanlıya onu çıkarmasını emretti. Delikanlı topa tutunup baksa da, onları kıpırdatamadı.
Annesi:
“- Devimiz on iki aylık yola gitmişti. Daha on aysız dönmez. Devin bir meyve bahçesi, bir gölü var. O elma ağacının elmasını ye, gölünden su iç,” dedi.
Delikanlı üç ay elma yiyip, topu kaldırmaya çalıştı. Onu eliyle tutup, fırlatıp attı. Annesi: “Demek, gücün devinkiyle eşitlendi,” dedi.
Annesi, havada uçan büyük eski bir makine çıkarıp, onu yola hazırlayıp koydu. Yiyip doyduktan sonra, kırk bir kızı, nişanlısını ve kendilerini bindirip, yukarıya kaldırılıp gittiler.
Gittikleri sırada delikanlının annesi bir büyü okuyup, altın sarayları ve bahçeleri yok edip, bir altın yumurta yapıp cebine koydu. Dönerken, gümüş saraya girdiler, yiyip içip dinlendiler. Yine ileri doğru uçup gittikten sonra, bakır saraya gelip ulaştılar, ama orada hiç kimse çıkmadı.
Oraya girerken, devin karısı ve cariye kızları hıçkıra hıçkıra ağlayarak karşı aldılar:
“- Bahtımız yokmuş, devimiz döndü. O seni de bizi de öldürür,” dediler.
Delikanlı kendi karısına bakıp:
“- O nerede uyuyor?” diye sorup, girip gitti.
Orada dokuz başını dokuz yana salmış, hiçbir şey bilmezcesine dev uyuyor yatıyor. Delikanlı, elmas kılıcını çıkarıp, bir başını kesmeyi düşündüğünde, dev uyanıp:
“- Niye konuk etmiyorsunuz?” dedi.
Delikanlı ona karşı:
“- Ben aç değilim, sadece senin kanına susamışım da geldim,” dedi. Dev, yerinden sıçrayıp kalktı, onlar dövüşmeye koyuldu. Dövüştüler, ama birbirlerini yenemediler. Dev, açlığından bahsedip, yemek yemeye gitmeyi teklif etti. Delikanlı:
“- Yüzsüz, kendin yemeye utanmıyor musun? Ben de yoruldum,” dedi.
Dev delikanlıyı da eve alıp getirdi. Devin iki çeşit suyu vardı – biri güç veren, diğeri güçten düşüren. Devin karısı, deve güçten düşüren suyu, delikanlıya güç veren suyu koyup vermişti, dev içmeye meyil edip düştü. Sonra, delikanlı elmas kılıcını çıkarıp, devin dokuz başını kesip attı. Kadın ve kızlar, bu hali görüp, delikanlıya teşekkürler okudu:
“- Bugünü de göreceğimiz varmış,” dediler. Delikanlı, yine sarayları kontrol etmeye girdi. Birinci sarayda ihtiyarlar, ikincisinde yaşlı kadınlar bulduğunda, onların korkusunu görüp:
“- Ey ihtiyarlar, ben sizi devin elinden kurtarırım,” dedi.
Sarayda hiç kimse kalmadı. İki gün geçtikten sonra hava gemisini kontrol edip baksalar, görürler ki, delikanlı gemide yok. Delikanlının nerede kaldığını bilmediler, o anda onlar şehre varıp, delikanlıyı bekleyip kaldılar. Delikanlı ormanda biraz dolaşıp, bakır saraya varıp girse, ne gözüyle görse, bakır sarayın içinde hiç kimse kalmamış.
Yemek yiyesi gelip, odaları bakıp dolaşırken, delikanlı bir küçük oda buldu. Onun ortasında bir masa ve üstünde mavi gök gibi bir şeyle birlikte sadece bir çubuk yatıyordu. Delikanlı, şaşkınlıkla, çubuğu eline alıp: “Bu ne işe yarar ki?” deyip, göğe vurup baktı. O anda bir ifrit (cin) çıkageldi.
“- Ne emredersiniz?” dedi o.
Delikanlı:
“- Benim annelerim buradan gitmişler. Ben yalnız kalmışım. Ne kadar zamanda annemin yanına ulaştırıp götürürsün?” dedi.
İfrit:
“- İki saat içinde ulaştırırım,” dedi. Delikanlı sevinip, onun üstüne binip oturdu.
O anda delikanlı ifrite:
“- Artık sen beni doğru saraya iletme, şehrin kenarına ilet,” dedi. İfrit, delikanlının sözünü dinleyip, şehrin kenarına iletip attı. Delikanlı oradan yaya şehre girip gitti ve bir ihtiyarın arkasından varıp ulaştı. Delikanlı gördü: ihtiyar bir ayakkabıcı imiş. Delikanlı:
“- Ey dede, sen iyi ayakkabıcısın. Benim bir sözüm var, onu yaparsan, bin akçe para veririm,” dedi.
İhtiyar:
“- Elimden geldiği kadar, mümkün,” dedi.
“- Şehir kenarında iki saray var. Orada benim âşık olduğum bir kızım var. Sen onlara dünürcü ol,” dedi. İhtiyar, delikanlının sözünü dinleyip, saraya gitti. Kız, rüyasında insan geleceğini hissedip, ihtiyarı karşı aldı. İhtiyar:
“- Ey kızım, bende bir konuk delikanlı var. O seni görüp âşık olmuş,” dedi.
Kız:
“- Olur, ama benim kalımım (mehir/başlık parası) çok büyük. Eğer başarabilirse, o benim kocam olur,” dedi.
Ovaya gidip, delikanlı ifrite:
“- Şu gömlek ve lastiği kaç saatte bulup getirirsin?” dedi.
İfrit:
“- Bir saatte bulup getiririm,” dedi.
Delikanlı:
“- Ben bekler dururum,” dedi.
İfrit, kızın yanına gelip, gömlek ve lastiği alıp getirip, delikanlıya gösterdi. Delikanlı sevinip, ihtiyara getirip tutturdu. İhtiyar, gömleği kıza götürüp verdi. Kız:
“- Bu işler dev memleketinde olmamış bir insanın yapabileceği türden değil, o benim damadımdır, deyip, bu akşam gelsin,” deyip, ihtiyara söz verip gönderdi.
Akşam delikanlı ihtiyarla saraya gelip girdi. Bunları cariye kızlar, hanımefendi çıkıp karşı aldılar. Altın-gümüş sarayları bir yumurta yapıp cebine koyup, kendileri toplarına binip, ihtiyara vereceği parasını verip, annesi gelinlerine: “Oğlum herkesten önce binip otursun,” deyip, emir verdi.
Yine biraz geldikten sonra, Ak Kurt’un ormanına gelip ulaştılar. Delikanlı Ak Kurt’a bakıp:
“- Ey, dostum Ak Kurt, işte sana sözüm şudur: (üç kızı göstererek) işte bunlar benim karılarım, (yine üçünü göstererek) bunları ağabeylerime ayırdım. Şu altıdan kalanlardan kendinize beğendiğiniz birini seçip alın,” dedi.
Kurt seçip aldıktan sonra, kız da:
“- Pek güzel delikanlıya denk geldim,” deyip sevindi.
Uzun sürmez, kendi şehirlerine de dönüp ulaştılar. Şehre beş fersah kala, durup, sabahleyin gireriz diye düşündüler. Delikanlının annesi ifrite: “Şehre kadar tan atana kadar bir altın köprü yap, onun iki yanından iki ırmak aksın,” dedi. İfrit, kadının buyruğunu yerine getirip, tan atana kadar köprüyü yapıp çıkardı. Padişah, sabahleyin köprüyü görüp, sevinip, karısı ve çocukları dönüp ulaştığını bildi. Padişahlıkta büyük sevinçle onları karşı aldı. Delikanlı kendi sarayına dönüp, üç karısıyla kendi sarayında rahatlıkla yaşamaya başlamış, derler.
Kaynak: Азатлык Радиосы