Bu çalışma, dijital çağda sessizliği anlamın teşekkülüne zemin hazırlayan, sözün imkânını taşıyan, zihnî özerkliği koruyan ve siyasi mukavemet üreten bir hadise olarak ele almaktadır. Geleneksel iletişim yaklaşımlarında sessizlik çoğunlukla veri yokluğu, geri çekilme ya da toplumsal dışlanma korkusu çerçevesinde kavranmaktadır. Bu çalışma ise sessizliğin sözün gerisindeki asli dokuya işaret ettiğini ve söylemin anlam bulmasını mümkün kılan kurucu zemin olduğunu savunmaktadır. Heidegger’in “gevezelik” ve “susma” ayrımından hareketle dijital gevezeliğin dilin hakikati açma kudretini nasıl tahrip ettiği incelenmekte, hakiki susmanın ise insanı sıradanlıktan kurtaran anlam yüklü bir tavır olduğu gösterilmektedir. Bedenî tecrübe, kelimelerin yakınlığı ve boş sessizlik meseleleri ayrı bir boyut olarak işlenmekte, sessizliğin beden, dünya ve mana ile kurulan ilişki içindeki tezahürleri değerlendirilmektedir. İradî sessizlik ile kelimelerin yakınlığının çöküşünden doğan boş sessizlik arasındaki ayrım bu bağlamda belirleyici bir işlev görmektedir. Çalışmanın bir diğer boyutunda sessizlik, adaletsizlik, dijital mülksüzleştirme ve algoritmik görünmezlik ekseninde ele alınmaktadır. Altyapı sessizliği ve beyaz boşluk mefhumu üzerinden medya pratiklerinin belirli grupları temsil düzeninin dışına nasıl ittiği tartışılmaktadır. Bağlantısızlığın içtimai sınıf farkına dayanan boyutu da bu çerçevede ayrıca incelenmekte, dijital sessizlik lüksüne erişimi bulunan üst sınıf ile sürekli çevrimiçi kalmaya mahkûm dijital proletarya arasındaki tezat teşhir edilmektedir. Son olarak çalışma sessizlik hakkını dar hukukî susma hakkının ötesine taşıyarak demokratik ve epistemik bir hak olarak yeniden kurmakta, dijital geleceğin mahremiyeti, görünmez kalabilme imkânını ve sessizliğin etik kıymetini tanıyan bir iletişim ahlâkına dayanması gerektiğini ileri sürmektedir.